İstikamet Mekke mi, Washington mı ?
Devletlerin istikametini, kürsülerden yükselen nutuklardan ziyade kritik eşiklerde aldığı kararlar gösterir. Bugün Türkiye’nin önünde duran asıl mesele de budur: Filistin için yükseltilen sesle İsrail’e karşı izlenen politikanın sonuçları, bağımsızlık iddiasıyla Washington’a gösterilen yakınlık, İslam dünyasının dertlerine duyulan hassasiyetle bölgesel ittifaklarda sergilenen tutum arasında ne ölçüde ahenk vardır?
Bunları yan yana getirmek, her hadisenin arkasında gizli bir tertip bulunduğunu ileri sürmek değildir. Bilakis, gözümüzün önünde cereyan eden gelişmelerin doğurduğu çelişkileri sorgulamaktır. Zira siyaset yalnızca söylenenlerden değil, susulanlardan; atılan adımlardan olduğu kadar atılmayanlardan da okunur. Bir yönetimin samimiyeti, en çok da iddiasıyla çıkarları karşı karşıya geldiğinde belli olur.
Papa XIV. Leo’nun Kasım 2025’te Türkiye’yi ziyareti, İznik’te Birinci İznik Konsili’nin 1700. yıl dönümü münasebetiyle düzenlenen programlar ve aynı yıl Diyanet İşleri Başkanlığında yaşanan görev değişikliği, dini diplomasi üzerine çeşitli tartışmaları beraberinde getirmesi gerekirken kamuoyunda pek de tartışılmadı. Safi Arpaguş, 18 Eylül 2025’te Diyanet İşleri Başkanlığına atanmış; Papa’nın ziyareti ise 27-30 Kasım 2025 tarihlerinde gerçekleşmişti. Bu iki hadise arasında doğrudan bir bağ bulunduğunu gösteren somut bir delil yok ancak pek tesadüfi olduğu da söylenemez.
Türkiye’nin tarihi ve dini mirasını uluslararası münasebetlerinde nasıl temsil ettiği, dini kurumların devlet siyasetindeki yeri ve bu temasların hangi hedeflere hizmet ettiği tartışılabilmelidir. Papa’nın ziyareti sırasında, Türkiye’nin kendi medeniyet tasavvurunu hangi anlayışla temsil ettiği, inanç mirasını diplomatik görüntülerin ötesinde ne ölçüde koruyup yaşatabildiği önemli bir meseledir.
4 Temmuz 2026’da, Amerika Birleşik Devletleri’nin 250. kuruluş yıl dönümü münasebetiyle Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün ABD bayrağını çağrıştıran kırmızı, beyaz ve mavi renklerle aydınlatılması da kamuoyunda kısmî tepki ve tartışmalara yol açtı. Ancak bu mesele üzerinde de hakkıyla durulduğu söylenemez. Elbette bir köprünün belirli renklerle ışıklandırılması, tek başına bağımlılığın veya siyasi teslimiyetin kanıtı sayılamaz. Fakat Fatih Sultan Mehmet’in adını taşıyan bir yapıda gerçekleştirilen bu sembolik tercihin, milli hafızamız ve yakın tarihimizle birlikte değerlendirilmesi de son derece tabiidir!
Türk askerinin başına çuval geçirilmesiyle hafızalara kazınan 4 Temmuz 2003 hadisesi, Washington’la ilişkilerimizdeki kırılmalar ve Amerika’nın Ortadoğu’daki müdahaleleri hatırlandığında şu soruların sorulması kaçınılmazdır: Diplomatik nezaketin sınırları nerede başlıyor ve nerede bitiyor, tarihi hafızaya karşı sorumluluk nerede devreye giriyor? Trump’la kurulan yakınlık Türkiye’nin ve İslam dünyasının hangi temel meselelerini çözüyor? Savunma sanayiinden bölgesel güvenliğe, ekonomik bağımsızlıktan dış politikadaki hareket alanımıza kadar hangi somut kazanımlar elde ediliyor?
Bir Amerikan başkanıyla iyi geçinmek başka, o münasebet içinde kendi iradesini muhafaza etmek başkadır. Devletler arasında diplomatik ilişkiler kurulabilir, görüşmeler yürütülebilir, ortak çıkarlar doğrultusunda anlaşmalar yapılabilir. Ancak diplomasi, milli hafızayı hükümsüz kılma veya temel ilkeleri belirsizleştirme pahasına yürütüldüğünde sorgulanmayı hem de oldukça sert sorgulanmayı hak eder.
Filistin bahsinde de aynı ölçü geçerlidir. Türkiye, 2 Mayıs 2024’te İsrail’le bütün ürün gruplarını kapsayan ihracat ve ithalat işlemlerini durdurduğunu açıkladı. Bu, kayda değer bir siyasi karardı. Bununla birlikte diplomatik ilişkilerin tamamen kesilmemiş olması ve Filistin lehine yürütülen politikanın somut sonuçlarının tartışılmaya devam etmesi, kamuoyunun hesap sorma hakkını ortadan kaldırmaz. Kaldı ki Azerbaycan petrolü hala ülke topraklarımız üzerinden İsrail'e akmaya devam etmektedir. Ne yazık ki ticari faaliyetlerin ise üçüncü ülkeler üzerinden sürdürülmesine göz yumulmaktadır.
Şimdi hep birlikte soralım! Alınan kararlar Filistin halkının maruz kaldığı zulmü durdurmak bakımından ne kadar etkili oldu? Ticari faaliyetler gerçekten durdurulabildi mi ? Diplomatik temaslar hangi sonuçları doğurdu? Türkiye’nin uluslararası ağırlığı, İsrail üzerinde gerçek bir baskı oluşturacak biçimde kullanılabildi mi? Bunlar, yalnızca muhalefetin değil, bu ülkenin geleceğini ve mazlumların hukukunu önemseyen herkesin sorması gereken sorulardır.
Çünkü Filistin davası, miting meydanlarında dile getirilen hamasi cümlelerden ibaret değildir. O dava, siyasi iradenin samimiyetini, ekonomik tercihlerin tutarlılığını ve diplomatik baskının gücünü ortaya koyan bir imtihandır. Mazlumların acısı üzerinden itibar kazanmak kolay; o acıyı dindirecek sonuçlar üretmek ise mesuliyet ister. Sözün kıymeti, icraatla desteklendiği ölçüde artar.
Ne var ki Türkiye’nin dış politikadaki tutarlılık sınavı yalnızca Filistin’le sınırlı değildir. Yemen’deki çatışmalar, Kızıldeniz’deki gerilim ve Ortadoğu’da yeniden şekillenen güç dengeleri de aynı muhasebenin parçasıdır. İslam’ın adalet, bağımsızlık ve mazlumdan yana tavır alma iddiası, bugünün dış siyasetinde ne ölçüde karşılık bulmaktadır? Ankara, büyük güçler arasında denge gözetmekle mi yetinecek, yoksa kendi ilkeleri doğrultusunda bölgesel gelişmelere yön verebilecek bir irade mi ortaya koyacaktır?
Bu sorular, NATO toplantısı sonrasında İran’a ve İran’la irtibatlı bölgesel yapılara yönelik söylem ve eleştirilerin sertleşmesiyle daha da önem kazanıyor. Burada dikkat çekilmesi gereken, İran’ın bütün politikalarını savunmak değildir. Tahran yönetiminin bölgesel nüfuzu, silahlı gruplarla ilişkileri ve başka ülkelerin güvenliğini tehdit eden eylemleri elbette eleştirilebilir. Ancak aynı ölçünün Amerika’ya, İsrail’e, Suudi Arabistan’a da uygulamak gerekir.
İran’ın yanlışlarını eleştirmek başka, bu eleştiriyi Amerika ve İsrail’in bölgedeki politikalarına karşı sessizliğin gerekçesine dönüştürmek başkadır. Bir ülkenin bölgesel nüfuzuna karşı çıkarken başka bir gücün tahakkümünü görmezden gelmek, bağımsızlık siyasetinden söz ederken başkasının stratejik hesaplarına eklemlenmek, yalnızca siyasi bir tutarsızlık değil, aynı zamanda fikri bir savrulmanın, dünya siyasetinde ve coğrafyada iddiasını yitirmenin önemli, endişe verici bir işaretidir
Siyasi değerlendirmelerin ilkeler üzerinden mi, yoksa değişen ittifakların ihtiyaçlarına göre mi yapıldığını düşünmek zorundayız. Dün bir hareket İsrail’e karşı durduğu için övülürken bugün bölgesel dengeler değiştiğinde aynı hareket bütünüyle farklı bir söylemin konusu oluyorsa, bu değişimin gerekçesi kamuoyuna açıklanmalıdır. Tutarlı siyaset, dostuna başka, rakibine başka ölçü uygulamaz.
Yemen’deki Husiler meselesi bu açıdan özellikle dikkat çekicidir. Geçmişte Husilerin İsrail’e karşı gerçekleştirdiği eylemler, bazı çevrelerde direnişin bir parçası olarak değerlendirilmiş ve övgüyle karşılanmıştı. Bugün ise Husilerin İran’la bağlantıları, Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları ve bölgesel güvenlik üzerindeki etkileri ön plana çıkarılıyor. Bu eylemler arasında elbette hukuki ve ahlaki ayrımlar yapılmalıdır. Suudi Arabistan’a veya başka ülkelere yönelik sivilleri tehlikeye atan saldırılar savunulamaz. Fakat dün İsrail’e karşı durduğu için takdir edilen bir hareketin, bugün siyasi dengeler değiştiğinde nasıl ve neden farklı değerlendirildiği de sorgulanmalıdır.
Bu tartışmanın bir başka boyutu da Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026’da imzalanan Ortak Savunma Anlaşmasıdır. Üç ülke, anlaşmayı kolektif güvenliği güçlendirmek ve ortak caydırıcılığı artırmak amacıyla açıkladı. 31 Ağustos’ta İstanbul’da yapılan toplantıda da bölgesel barış, istikrar ve savunma iş birliği vurgulandı. Resmi açıklamalarda belirli bir ülkenin hedef alındığı ifade edilmedi. Bu nedenle anlaşmanın doğrudan İran’a karşı kurulmuş bir cephe olduğunu kesin bir olgu gibi sunmak doğru değildir.
Ancak kamuoyunun şu soruyu sorması son derece meşrudur: İslam dünyasında bağımsız bir güvenlik zemini oluşturma iddiasıyla kurulan bu ittifak, bölgesel gerilimler arttığında nasıl bir istikamet izleyecektir? Gerçekten ortak savunmayı mı esas alacaktır, yoksa zamanla büyük güçlerin hesaplarına eklemlenme riski mi taşıyacaktır?
Ekim 2026’da Suudi Arabistan’a yönelik Husi saldırılarının ardından Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan’ın saldırıları kınayan ortak açıklamaları, bu tartışmayı daha somut hale getirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Mekke Anlaşması’nın Türkiye’de Meclis gündemine taşınacağını açıkladı. Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın güvenliğine destek vermesi kendi başına eleştirilecek bir durum değildir; hiçbir ülkenin sivillerini hedef alan saldırılar normalleştirilemez. Ancak ittifakın ileride hangi siyasi ve askeri sonuçları doğuracağı, hangi sınırlar içinde hareket edeceği ve hangi çatışmalarda nasıl bir tavır alacağı da açıklığa kavuşturulmalıdır. Geçmişte Suudi Arabistan'ın Yemen'e haksız ve hukuksuz saldırılarını eleştiren bir pozisyondan, Yemen'in meşru müdafaa hakkını adeta terör eylemi gibi değerlendiren pozisyona gelmek yine düşünülmesi gereken bir meseledir.
Mekke’de ilan edilen ortak savunma anlayışı, İslam dünyasının kendi güvenliğini kendi iradesiyle sağlayabilmesi bakımından önemli bir fırsat olabilir. Fakat bu fırsatın gerçek değeri, yalnızca imza törenleriyle değil, uygulamada izlenecek politikayla ölçülecektir. İttifak, Müslüman ülkeleri dış müdahalelerden koruyacak, ihtilafları yatıştıracak ve Filistin’in hukukunu savunacak bir zemine mi dönüşecektir; yoksa bölgesel rekabetin yeni bir cephesini mi oluşturacaktır?
Daha açık soralım: İran’a karşı gösterilen hassasiyet, İsrail’in Filistin’deki saldırıları karşısında da aynı kararlılıkla gösterilecek midir? Ortak savunma ilkesi yalnızca müttefik ülkelerin güvenliği söz konusu olduğunda mı işletilecektir, yoksa Gazze’deki sivillerin ve işgal altındaki Filistin halkının güvenliği de aynı siyasi iradenin konusu olacak mıdır? Eğer bir ittifakın iddiası İslam dünyasında dayanışmaysa, bu dayanışmanın ölçüsü yalnızca ortak düşmanlar değil, ortak adalet anlayışı olmalıdır.
İslam dünyasının ihtiyacı, bir dış gücün nüfuz alanından çıkıp başka bir gücün nüfuz alanına girmek değildir. İhtiyaç duyulan şey; Müslüman halkların birbirine karşı kışkırtılmadığı, mezhep ve siyasi ayrılıkların dış müdahalelere malzeme edilmediği, Filistin’in yalnız bırakılmadığı ve bölgesel ihtilafların adalet temelinde çözüldüğü bağımsız bir siyaset anlayışıdır. İran’ın yanlışları varsa eleştirilmelidir; fakat bu eleştiri, Amerika ve İsrail’in bölgedeki politikalarını görmezden gelmenin bahanesine dönüştürülmemelidir. Eleştiri yaparken yalnızca İran'ın değil bölgesel iddiası bulunan diğer ülkelerin de hata ve tutarsızlıkları eleştirilebilmelidir.
İçeride yaşananlar da tüm bu muhasebenin dışında tutulamaz. Araştırmacı-yazar Kul Sadi Yüksel’in DEAŞ soruşturması kapsamında gözaltına alınması ve ters kelepçeli görüntülerinin kamuoyuna yansıması, hukuk ve insan onuru bakımından ciddi sorular doğurdu. Burada soruşturmanın içeriği hakkında peşin hüküm vermek de güvenlik birimlerinin her işlemini sorgulanamaz saymak da doğru değildir. Ancak bahsedilen ismin şiddet ve adı geçen örgüte karşı net tutumu da kamuoyunun malumudur. Hiçbir dini kimlik kişiyi hukukun üstüne çıkarmaz; suç şüphesi bulunan herkes hakkında soruşturma yürütülebilir. Fakat henüz mahkum edilmemiş bir insanı toplumun gözünde peşinen suçluya dönüştürmek de hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmaz.
Soruşturmanın varlığından ziyade nasıl yürütüldüğü de oldukça mühimdir. İsnatların dayanağı nedir? Kullanılan yöntemler hukuka uygun mudur? Kelepçeli görüntülerin kamuoyuna yansıması gerekli ve ölçülü müdür? Dinî çevrelere yönelik işlemlerde belirleyici olan somut deliller midir, yoksa resmi ideolojinin dışında durmak da kuşku sebebine mi dönüşmektedir?
Bu suallerin cevabı sloganlarda değil, delillerde, hukuki güvencelerde ve yargı kararlarında aranmalıdır. Devletin güvenliğini gözetmek ne kadar önemliyse adaletin herkese eşit tatbik edilmesini sağlamak da o kadar hayatidir. Çünkü hukuk, yalnızca iktidara yakın duranları değil, farklı düşünenleri de koruyabildiği ölçüde hukuktur. Devletin gücü, yalnızca suçla mücadele edebilmesinde değil, bu mücadeleyi hukuk sınırları içinde yürütebilmesinde de ortaya çıkar.
Bütün bu hadiseler, Türkiye’nin kesin olarak eksen değiştirdiğini yahut tek bir plan doğrultusunda hareket ettiğini ispatlamaz. Papa’nın ziyaretiyle Diyanet’teki görev değişikliği arasında doğrudan bir bağ kurmak, köprü ışıklandırmasını tek başına teslimiyetin delili saymak veya Mekke Anlaşması’nı kesin biçimde İran’a karşı kurulmuş bir cephe ilan etmek, eldeki verilerin ötesine geçmek olur. Fakat bu ihtiyat, siyasi kararların eleştirilmesini de engellememelidir. Tam tersine, sağlam bir muhasebe hem kanıtlanmamış iddialardan uzak durmayı hem de açıkça görülen tutarsızlıkları cesaretle tartışmayı gerektirir.
Öyleyse temel soruyu yeniden sormak gerekiyor: Bağımsızlık iddiamız, adalet anlayışımız ve İslam dünyasına karşı taşıdığımız mesuliyet, devlet kararlarında ne kadar hayat buluyor? Filistin için dile getirilen sözler dış politikada hangi sonuçlara dönüşüyor? Washington’la kurulan yakınlık Türkiye’nin iradesini güçlendiriyor mu, yoksa hareket alanını daraltıyor mu? Bölgesel ittifaklar Müslüman halklar arasında dayanışmayı mı artırıyor, yoksa onları yeni cepheleşmelere mi sürüklüyor? İçeride hukuk, siyasi yakınlığa ve düşünce farklılığına bakılmaksızın herkese aynı şekilde uygulanıyor mu?
Her diplomatik teması teslimiyet saymak da her siyasi tercihi eleştiriden azade tutmak da aynı ölçüde yanlıştır. Türkiye’nin ihtiyacı; güçlü devletlerle görüşürken kendi iradesini koruyan, Filistin konusunda sözünü somut sonuçlarla destekleyen, İran’ı eleştirirken Amerika ve İsrail’in politikalarına karşı da aynı ilkesel tutumu sergileyen, bölgesel ittifaklarını başkalarının hesaplarına göre değil kendi adalet anlayışı doğrultusunda şekillendiren bir yönetim anlayışıdır. İçeride ise hukuku siyasi yakınlıklara göre eğip bükmeyen, güvenliği adaletin alternatifi haline getirmeyen bir devlet düzeni gereklidir.
Çünkü bir milletin istikameti, kiminle yan yana durduğundan önce, o duruş sırasında hangi değerlerinden vazgeçmediğiyle belli olur. Bağımsızlık, yalnızca başkasının tahakkümünü reddetmek değil, kendi kararlarını kendi ilkelerine göre alabilmektir. Adalet, yalnızca uzaktaki mazlum için ses yükseltmek değil, yanı başındaki insanın hakkını da aynı hassasiyetle koruyabilmektir. İslam dünyasında dayanışma iddiası ise yalnızca ortak düşmanlar etrafında birleşmek değil, ortak bir hak ve hukuk anlayışı geliştirebilmektir.
Türkiye’nin asıl imtihanı tam da buradadır: Söylediğiyle yaptığı, savunduğuyla uyguladığı, kurduğu ittifaklarla ilan ettiği ilkeler ve temsil ettiğini ileri sürdüğü İslam anlayışı arasında sahici bir ahenk kurabilmek. Zira istikamet, yalnızca hangi yöne yürüdüğümüzle değil, o yolda hangi değerleri muhafaza ettiğimizle belirlenir.