Toplumsal Güvenin Erezyonu
Bir toplumun çürümesi yalnızca ekonominin bozulmasıyla, ideolojilerin kutuplaşmasıyla veya kurumların zayıflamasıyla başlamaz. Asıl çürüme, insanların aynı davranışı, hatayı ve suçu yapan kişiye göre farklı anlamlar yüklemesiyle ortaya çıkar.
"Bizden" olanın yanlışına mazeret, başkasının yanlışına öfke üretir; kendi tarafımızın torpiline "yardım", başkasınınkine "kayırmacılık", kendi çevremizin çıkarına "hizmet", başkasının çıkarına "yolsuzluk" dersek ahlaki ölçüler ilkelerden kopar ve aidiyetin emrine girer.
Bu durum zamanla ferdi davranış olmaktan çıkar ve toplumun işleyiş biçimine dönüşür. Sosyolojide "sosyal sermaye" olarak adlandırılan aile, arkadaşlık, hemşehrilik, meslek ve çevre ilişkileri normal şartlarda dayanışmayı güçlendirir; fakat kamusal kuralların yerine geçtiğinde fırsatları eşitsiz dağıtan bir mekanizmaya dönüşmektedir.
Herhangi bir iş için "kimi tanıyorsun?", bir görev için "kimden selam getirdin?", bir kamu işleminde "araya kimi koyabiliriz?" diye sorulmaya başlanması, yalnızca iltimas kültürünün değil, kurumsal güven kaybının da göstergesidir. İnsan hakkını mevzuattan çok bağlantılarının sağlayacağına inanıyorsa, kurumlara değil ilişkilere yatırım yapmaya başlar.
Buradan liyakat meselesine geçiyoruz. Liyakat yalnızca bir göreve en yetkin kişinin getirilmesi değildir; insanların çabalarının karşılığını alabileceklerine dair inancın korunmasıdır. Yıllarca eğitim alan, sınavlara hazırlanan veya mesleğinde kendisini geliştiren bir genç, önüne sürekli kişisel bağlantıların geçtiğini görürse kaybettiği yalnızca bir kadro değildir. Zamanla "Çalışmanın ne anlamı var?" düşüncesi yerleşir. Bu düşünce yaygınlaştığında toplum üretmekten çok bağlantı kurmaya, yetkinlikten çok çevre edinmeye yönelir ve sistem kendi sorununu tekrar tekrar üretir.
Bu dönüşümün ekonomik hayattaki karşılığı daha görünürdür. Ekonomiyi yalnızca enflasyon, faiz ve kur üzerinden değerlendirmek, insanların neden geleceğe güvenmediğini açıklamak için yeterli değildir. Birikiminin değerini koruyup koruyamayacağını, yatırım yaptığı kurumun nasıl denetlendiğini, kamu kaynaklarının hangi ölçütlerle dağıtıldığını ve ekonomik kuralların yarın değişip değişmeyeceğini bilmek de ekonomik hayatın parçasıdır.
Aynı güven sorunu şehirlerin dönüşümünde de karşımıza çıkıyor. Rezerv alan ve kentsel dönüşüm uygulamalarında deprem riskini azaltmak meşru ve gerekli bir kamu amacı olabilir; ancak vatandaşın mülkünün nasıl değerlendirileceğini, hangi ölçütlerin kullanılacağını ve itiraz hakkının nasıl işleyeceğini bilmesi gerekir. Kamu yararı ile mülkiyet hakkı arasındaki denge şeffaf biçimde kurulmadığında, dönüşümün kendisinden çok sürecin nasıl yürütüldüğü tartışılır. İnsanların devlete güvenmesi biraz da kararların sonucunu önceden kabul etmelerinden değil, kararların nasıl alındığını anlayabilmelerinden geçer.
Çalışma hayatında da benzer bir tablo bulunuyor. Öğretmen atamalarındaki belirsizlik, polislerin çalışma koşulları, işçilerin uzun mesailer ve çalışma hakkı ihlalleriyle karşılaşması farklı sorunlar gibi görünse de ortak bir noktaya işaret eder: İnsan emeğinin sistem içinde ne kadar korunduğudur!?
Kanunların varlığı tek başına yeterli değildir; kuralların sahada uygulanması, denetimin düzenli yapılması ve hakkını arayan kişinin bunu yaptığı için cezalandırılmayacağına inanması gerekir. Aksi halde hukuk metinlerde güçlü, günlük hayatta zayıf kalır.
Kadınların ve çocukların güvenliği ise bu meselenin en önemli tarafıdır. Kadın cinayetleri, çocuklara yönelik şiddet ve çocuk işçiliği gibi sorunları yalnızca bireysel ahlak üzerinden okumak, kurumların sorumluluğunu görünmez hale getiriyor. Aile, okul, sosyal hizmet, emniyet ve yargı arasında etkili bir koruma mekanizması kurulmadığında, risk ortaya çıktıktan sonra fark edilir. Burada ihtiyaç duyulan yalnızca daha ağır cezalar değil, tehlikeyi önceden tespit eden ve aldığı kararın arkasında duran bir kamu düzenidir.
Kültür ve sanat alanındaki mesele de aynı çerçevenin içindedir. Kamu desteğinin belirli çevrelere yakınlık üzerinden dağıtıldığı düşüncesi güçlenirse sanatçı üretiminden önce bağlantısını düşünmeye başlar. Oysa kültür politikalarında belirleyici olan kişinin kimliği veya çevresi değil, açık kriterler ve denetlenebilir süreçler olmalıdır. Bir toplumun kültürel canlılığı, yalnızca kaç sanat eseri üretildiğiyle değil, farklı insanların kendilerini özgürce ifade edebilecekleri alanların ne kadar açık olduğuyla da ölçülür.
Bütün bu meseleler farklı başlıklar altında görünse de aynı toplumsal probleme bağlanıyor: İnsanların kurallara duyduğu güven azalıyor, kişisel ilişkilerin belirleyiciliği artıyor. Bu noktada İslam’ın adalet anlayışı güçlü bir ahlaki ölçü sunar. Kur’an, insanın kendi aleyhine veya yakınlarının aleyhine olsa bile doğruyu gözetmesini ve bir topluluğa duyulan öfkenin kişiyi haksızlığa sürüklememesini emreder.
Toplumsal iddialarımızın, medeniyet düşüncemizin gerçek sınavı da burada ortaya çıkıyor. Kendi çevresinin yanlışına sürekli mazeret üretip başkasının yanlışına sert tepki göstermek, savunulan değerleri zayıflatır. "Dava"yı korumak, her durumda kendi adamını korumak değildir; gerektiğinde kendi çevresinin karşısında durabilmektir. Bir fikrin ahlaki gücü, yalnızca kendisine karşı yapılan haksızlıklara verdiği tepkiyle değil, kendi tarafının yaptığı yanlışa nasıl davrandığıyla anlaşılır.
Bu yüzden çözüm yalnızca yeni kanunlar çıkarmaktan geçmez. Kamu atamalarında açık liyakat ölçütleri, ekonomik alanda şeffaflık ve etkin denetim, imar süreçlerinde açık değerleme ve itiraz mekanizmaları, çalışma hayatında gerçek denetim, kadın ve çocukların korunmasında kurumlar arası koordinasyon, kültür alanında ise şeffaf destek kriterleri gerekir. Daha önemlisi, vatandaşın bir işini çözmek için "kimi tanıdığını" değil, hangi hakkının bulunduğunu bilmesi gerekir.
Kurumsal güven, devletin vatandaşa sürekli bir iyilik yapacağına değil, aynı durumda bulunan insanlara aynı kuralları uygulayacağına dair inançla oluşur. Aidiyet toplumu birbirine bağlayabilir; fakat kurumların yerine geçtiğinde toplumu üzer ve böler. Bir ülkenin gerçek gücü, insanların kime ulaşabildiğinde değil, kimseyi tanımasa bile hakkına ulaşabildiğinde, muhatap bulabildiğinde ortaya çıkar.