Pazar, 13 Eylül 2026
Köşe Yazıları
Muhammed Antil
Köşe Yazısı
Muhammed Antil
Sosyoloji • İslam • Düşünce

Ümmetin Maslahatı mı? Yeni Bir Güvenlik Mimarisi mi?

17 Ağustos 2026 · 182 görüntülenme

Bir anlaşmanın adı, onun mahiyetini tek başına belirlemeye yetmez. Hele ki bu isim Mekke ise, mesele çok daha hassastır. Çünkü Mekke yalnızca bir şehir değildir; müslümanların ortak hafızasının, kıblesinin ve ümmet şuurunun merkezidir. Bu nedenle "Mekke Anlaşması" adı, doğal olarak İslam dünyasında güçlü ve olumlu bir çağrışım meydana getirir.

Fakat siyaset, isimlerden çok sonuçlarla değerlendirilir. Bugün önümüzde duran asıl soru şudur: Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki bu yeni güvenlik ve stratejik iş birliği gerçekten İslam dünyasının bağımsız iradesini mi güçlendirecektir, yoksa mevcut NATO güvenlik mimarisinin bölgesel bir uzantısına mı dönüşecektir?

Bu soruyu sormak ne düşmanlık ne de paranoyadır. Tam tersine, uluslararası siyaseti ciddiye alan herkesin sorması gereken temel bir sorudur.

Pakistan ordusunun kuruluşundan itibaren Batı güvenlik sistemiyle kurduğu ilişkiler ve ülke siyasetindeki askeri vesayet etkisi, Pakistan’ın dış politika ve güvenlik anlayışının önemli ölçüde Batı merkezli sistemle iç içe geliştiğini göstermektedir.

Pakistan elbette yalnızca bundan ibaret değildir. Köklü bir İslami geleneğe, büyük bir toplumsal potansiyele ve İslam dünyasında önemli bir ağırlığa sahiptir. Ancak Pakistan’ın stratejik konumunu değerlendirirken ordunun siyasetteki tarihsel rolünü ve Batı ile ilişkilerin geçmişini görmezden gelmek mümkün değildir.

Diğer tarafta Suudi Arabistan bulunmaktadır. Suud Hanedanı’nı kraliyeti kurarken Batılı güçlerle geliştirdiği tarihsel güvenlik ilişkileri ve özellikle ABD ile uzun yıllara dayanan stratejik ortaklığı, Riyad’ın bölgesel siyasetini değerlendirirken hesaba katılması gereken bir gerçekliktir. Burada da mesele Suudi Arabistan ile düşmanlık kurmak değildir.

Bilakis, İslam dünyasının önemli ülkeleri arasında güçlü ilişkiler kurulmasını savunmak gerekir. Fakat Müslüman ülkeler arasındaki her ittifakın otomatik olarak "ümmet ittifakı" kabul edilmesi de sağlıklı bir yaklaşım değildir. Bir ittifakın niteliğini belirleyen şey, kiminle yapıldığı kadar hangi stratejik bağımlılık ilişkileri içerisinde yapıldığıdır.

Pakistan'ın tarihsel askeri ilişkileri, Suudi Arabistan'ın Batı merkezli güvenlik bağımlılığı ve Türkiye'nin NATO üyeliği aynı stratejik denklem içerisinde bir araya getirildiğinde ortaya nasıl bir güvenlik mimarisi çıkacaktır?

Bu mimari gerçekten İslam ülkelerinin kendi güvenliklerini birlikte sağlamalarına mı hizmet edecek? Yoksa ABD'nin bölgede üstlenmek istemediği güvenlik maliyetlerinin bölgesel aktörlere devredildiği yeni bir model mi ortaya çıkacaktır? Kanaatimce tartışılması gereken temel mesele budur.

Çünkü ABD'nin küresel ölçekte karşı karşıya olduğu ekonomik, askeri ve siyasi maliyetler arttıkça Washington'ın her bölgedeki yükü doğrudan kendisinin taşımak yerine bölgesel ortaklara dağıtması stratejik açıdan ABD açısından anlaşılabilir bir politikadır.

Bu noktada Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi ülkelerin rolü önem kazanmaktadır. Fakat burada çok kritik bir ayrım yapmak zorundayız: Bölgesel iş birliği başka şeydir, bölgesel vekillik veya partnerlik başka şey...

İslami perspektifin dış politika anlayışında meselenin özü tam da burada ortaya çıkar. Mesele, Batı ile kavga etmekten önce kendi iradenin sahibi olmaktır.

İslam ülkeleri başkalarının güvenlik doktrinlerini uygulayan ülkeler olmamalıdır. Kendi ekonomik gücünü, savunma kapasitesini, diplomatik iradesini ve stratejik aklını oluşturabilen bir İslam dünyası tasavvur edilmelidir. Çünkü bağımsızlık yalnızca askeri bağımsızlık değildir.

Ekonomide bağımlıysanız, siyasette de bağımlısınız. Savunmada bağımlıysanız, stratejide de bağımlısınız. Teknolojide bağımlıysanız, geleceğiniz üzerinde başkalarının da söz hakkı vardır.

Dolayısıyla İslam dünyasının gerçek ihtiyacı, yeni bir güvenlik şemsiyesi aramak değil; kendi güvenlik mimarisini kurabilecek bir güç merkezine dönüşmektir.

Peki Mekke'nin adına yakışan nedir?

Mekke'nin adını taşıyan bir anlaşma, Müslümanların ortak maslahatını gerçekten önceleyecekse, bunun ölçüsü yalnızca üç ülke arasındaki askeri iş birliği olmamalıdır. İslam dünyasının daha geniş bir siyasi ve ekonomik bütünleşmesine kapı aralamalıdır.

İran'ı, Mısır'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı, Katar'ı, Pakistan'ı, Türkiye'yi, Suudi Arabistan'ı ve diğer Müslüman ülkeleri birbirinden uzaklaştıran mezhepçi, etnik veya jeopolitik fay hatlarını derinleştirmek yerine ortak bir maslahat zemininde buluşturmalıdır. Çünkü ümmet mefkuresi, bir ülkenin diğer Müslüman ülkelere üstünlüğü değildir. Ümmet; farklı devletlerin, farklı mezheplerin ve farklı siyasi anlayışların üzerinde ortak bir medeniyet şuurunun yeniden inşa edilmesidir.

Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı peşinen kutsamak da, peşinen mahkum etmek de doğru değildir. Asıl yapılması gereken, anlaşmanın içeriğini, güvenlik mimarisini, tarafların yükümlülüklerini ve uzun vadeli sonuçlarını dikkatle incelemektir. Çünkü uluslararası siyasette isimler değil, bağımlılık ilişkileri belirleyicidir.

Mekke'nin adı elbette hepimiz için değerlidir. Fakat Mekke'nin ruhuna yakışan şey, Müslümanların başkalarının hazırladığı güvenlik senaryolarında kendilerine biçilen rolleri oynaması değil; kendi geleceğini kendi iradesiyle tayin edebilen bir ümmet bilincini yeniden inşa etmesidir.

Bugün İslam dünyasının ihtiyacı yeni bir vesayet düzeni değil, stratejik bağımsızlıktır. Aksi halde isimler ve sloganlar ne kadar güçlü olursa olsun, değişmeyen gerçek şudur: başkasının kurduğu masada, kendi geleceğimiz hakkında karar veremeyiz.

PAYLAŞ
Muhammed Antil
Muhammed Antil Sosyoloji • İslam • Düşünce

Sosyoloji, İslam medeniyet tasavvuru ve düşünce alanlarında çalışan bağımsız araştırmacı ve yazar. Yazılarında toplumsal meseleleri dinî, kültürel ve fikrî boyutlarıyla ele alarak insanı, toplumu ve medeniyet fikrini anlamaya odaklanır.