Konformist Özgürlük
Bir toplumu çökertmenin yolu, önce onu ayakta tutan değerleri çökertmektir.
Kadına yıllarca aynı cümleler tekrarlandı:
Önce kendini gerçekleştir.
Kariyerini kur.
Kimseye muhtaç olma.
Evlilik özgürlüğünü kısıtlar.
Çocuk hayatını zorlaştırır.
Anneliği ertele.
Kendi hayatını yaşa.
Bu telkinlerin sonunda ne oldu?
Evlilik yaşı yükseldi.
Çocuk sayısı azaldı.
Aile küçüldü.
Yalnızlık büyüdü.
Türkiye'nin doğurganlık hızı 1,48'e kadar geriledi. Bir toplumun kendisini yenileyebilmesi için gerekli seviyenin çok altında olan bu oran, yalnızca ekonomik bir gösterge değil, yıllardır devam eden kültürel dönüşümün de sonucudur.
Feminist propagandanın en büyük başarısı, kadına anneliği bir nimet değil bir yük gibi göstermesidir.
Çocuğunu büyüten kadın çalışmıyor kabul edildi.
Evine ve ailesine emek veren kadın hayatı ıskalamış sayıldı.
Kariyer yapan kadın başarılı, çocuk yetiştiren kadın ise geri kalmış gösterildi.
Böylece insanlığın devamını sağlayan en temel görevlerden biri, modern dünyanın gözünde değersizleştirildi.
Bir annenin çocuğuna verdiği emek maaş bordrosunda görünmediği için değersizleştirildi.
Bir babanın ailesi için yaptığı fedakarlık ekonomik başarıya indirgenerek anlamsızlaştırıldı.
Kadın ile erkek birbirini tamamlayan iki insan olmaktan çıkarıldı, birbirinin rakibi haline getirildi.
Feminist ideoloji kadına özgürlük vaat ederken ona aslında yeni bir görev verdi:
Erkekten bağımsız ol.
Aileden bağımsız ol.
Çocuktan bağımsız ol.
Gelenekten bağımsız ol.
Sorumluluktan bağımsız ol.
Fakat insanı bütün bağlarından koparmanın adına özgürlük demek, özgürlüğün kendisine yapılmış büyük bir hakarettir.
İnsan sorumluluklarından kurtuldukça özgürleşmez.
Aksine yalnızlaşır.
Bugün bunun sonuçlarını açıkça görüyoruz.
Kadın erkeğe güvenmiyor.
Erkek kadına güvenmiyor.
Gençler evlilikten korkuyor.
Çocuk sahibi olmak erteleniyor.
Aile kurmak giderek daha büyük bir risk gibi gösteriliyor.
Sonra aynı toplum, neden nüfusumuz azalıyor diye şaşırıyor.
Bu sonuç tesadüf değildir.
Bir nesle yıllarca aileyi küçümsemeyi öğretirseniz aile küçülür.
Anneliği değersizleştirirseniz annelik ertelenir.
Babalığı yalnızca para kazanmak olarak tanımlarsanız erkek aileden uzaklaşır.
Kadın ile erkeği sürekli bir güç mücadelesinin tarafları olarak gösterirseniz evlilik zayıflar.
Feminist propagandanın asıl tahribatı burada ortaya çıkıyor.
Çünkü bu ideoloji yalnızca kadın ile erkek arasındaki ilişkiyi bozmadı.
İnsanın aile, sorumluluk, fedakarlık, annelik, babalık ve nesiller arasındaki bağını da hedef aldı.
Ve bunu yaparken en güçlü silahı kullandı:
Özgürlük kelimesini.
İnsanlara, sorumluluktan kurtulmayı özgürlük diye sattı.
Fedakarlıktan kaçmayı özgürlük diye sattı.
Aileden uzaklaşmayı özgürlük diye sattı.
Çocuktan vazgeçmeyi özgürlük diye sattı.
Sonra ortaya çıkan yalnızlığı da modern hayat diye pazarladı.
Artık bu yıkımın sonuçlarını konuşmak zorundayız.
Kadının değeri yalnızca kariyeriyle ölçülemez.
Annelik bir kariyer kaybı değildir.
Çocuk bir engel değildir.
Evlilik bir hapishane değildir.
Erkek ailesinde sözü geçmesini istediği için baskıcı değildir.
Kadın ailesine bağlı olduğu için ezilmiş değildir.
Fedakarlık geri kalmışlık değildir.
Hele hele kadının kocasına (meşru sınırlar içerisinde) itaati kölelik, patronuna köleliği ise ayakları üzerinde durmak hiç değildir.
Aile, insanlığın binlerce yıllık tecrübesiyle oluşmuş temel kurumdur.
Bu kurumun yerine yalnızca bireyselliği koyduğunuzda geriye özgür insanlar değil, birbirinden kopmuş yalnız insanlar kalır.
Bugün yapılması gereken feminist propagandanın diline teslim olmak değil, onun sonuçlarını bütün açıklığıyla ortaya koymaktır.
Kadına asli değerini yeniden anlatmak ve evliliği bir savaş alanı olmaktan çıkarmak gerekir.
Çocuk sahibi olmayı toplumun yükü değil geleceği olarak görmek gerekir.
Gençlerin aile kurmasını ekonomik olarak kolaylaştırmak gerekir.
Ve en önemlisi, kadın ile erkeği birbirinin düşmanı haline getiren ideolojik zehri toplumun üzerinden atmak gerekir.
Çünkü mesele yalnızca bugün kaç kişinin evlendiği veya kaç çocuğun doğduğu değildir.
Mesele insanlığın nasıl bir geleceğe yürüdüğüdür.
Bir toplum ailesini kaybederse yalnızca nüfusunu kaybetmez.
Kültürünü kaybeder.
Hafızasını kaybeder.
Dayanışmasını kaybeder.
Nesiller arasındaki bağı kaybeder.
Ve sonunda insanı insan yapan en temel ilişkileri kaybeder.
Feminist propagandanın vaat ettiği dünya özgürleşmiş insanlardan oluşan bir dünya değildir.
Bağlarını koparmış, sorumluluklarından kaçmış, yalnızlaşmış ve birbirine güvenmeyen insanların dünyasıdır.
Artık bunun adına ilerleme demekten vazgeçmeliyiz.
Çünkü insanlığın geleceğini tüketen bir ideoloji, ne kadar güzel kelimeler kullanırsa kullansın, sonuçlarıyla değerlendirilmelidir.
Ve sonuç ortadadır:
Aile zayıflıyor.
Çocuk azalıyor.
Yalnızlık büyüyor.
Kadın ve erkek birbirinden uzaklaşıyor.
Buna hala özgürlük diyebilir miyiz?