Tarihi Gerçekten Kazananlar mı Yazar?
Tarih üzerine konuşulurken en sık tekrarlanan ifadelerden biri, "Tarihi kazananlar yazar." sözüdür. İlk bakışta ikna edici görünür. Savaşları kazanan devletlerin kendi zaferlerini öne çıkarması, iktidarların resmi tarih anlatıları oluşturması ya da galip gelen tarafın arşivlerini daha iyi koruması bu düşünceyi destekler gibi görünür. Ancak tarih, bu kadar basit bir denklemden ibaret değildir.
Eğer tarihi yalnızca kazananlar yazsaydı, bugün mağlup olmuş toplumların düşüncelerini, yenilmiş orduların hatıralarını ya da iktidarlara muhalif eserleri hiç bilmiyor olmamız gerekirdi. Oysa elimizde bunun tam tersini gösteren sayısız örnek vardır. Roma'yı eleştiren Romalı tarihçiler de vardır, Osmanlı'yı eleştiren Osmanlı müellifleri de. Cumhuriyet dönemini farklı açılardan değerlendiren araştırmalar da vardır, Avrupa tarihini kendi hükümdarlarını eleştirerek kaleme alan tarihçiler de.
Aslında tarihi yazan yalnızca kazananlar değildir. Tarihi; devletler, tarihçiler, seyyahlar, vak'anüvisler, arşiv memurları, mektuplar, günlükler ve hatta sıradan insanların bıraktığı izler birlikte oluşturur. Bir savaşın sonucu tek bir belgeyle değil, farklı tarafların kayıtları karşılaştırılarak daha doğru anlaşılabilir. Bu nedenle tarih, tek sesli bir anlatı değil; farklı tanıklıkların bir araya gelmesiyle oluşan büyük bir bütündür.
Bununla birlikte her tarih anlatısının yazıldığı dönemin şartlarından etkilendiğini de kabul etmek gerekir. Hiçbir tarihçi boşlukta yazmaz. İçinde yaşadığı toplum, dönemin siyasi atmosferi, ulaşabildiği kaynaklar ve kendi bakış açısı, ister istemez eserine yansır. Bu durum tarihçiyi değersiz kılmaz; aksine tarih okuruna önemli bir sorumluluk yükler. Çünkü iyi bir okur, yalnızca anlatılanı değil, anlatanın kim olduğunu da dikkate alır.
"Tarihi kazananlar yazar." sözü belki şu yönüyle doğrudur: Güç sahibi olanlar, kendi anlatılarını daha geniş kitlelere ulaştırma imkanına sahiptir. Eğitim sistemi, resmi belgeler, anıtlar ve kamu kurumları, belirli bir tarih anlayışının yaygınlaşmasına katkı sağlayabilir. Ancak bu, diğer anlatıların tamamen yok olduğu anlamına gelmez. Tarih boyunca farklı bakış açıları yaşamaya devam etmiş, yeni belgeler ortaya çıktıkça eski kabuller yeniden tartışılmıştır.
Bugün birçok tarihî olayın farklı şekillerde yorumlanmasının sebebi de budur. Aynı olaya bakan iki tarihçi, farklı kaynaklara öncelik verebilir veya aynı belgeyi farklı biçimde değerlendirebilir. Bu durum, tarihin tamamen göreceli olduğu anlamına gelmez. Aksine tarihçilik, farklı iddiaları belge ve deliller ışığında sınayan bir disiplindir. Güçlü yorum ile zayıf yorum arasındaki farkı belirleyen şey ideoloji değil, ortaya konulan delillerdir.
Bu yüzden tek bir tarih kitabıyla yetinmek sağlıklı değildir. Aynı konuyu farklı yazarların eserlerinden okumak, birincil kaynaklara ulaşmaya çalışmak ve farklı görüşleri karşılaştırmak, tarih okurunun en önemli alışkanlıklarından biri olmalıdır. Çünkü hakikate yaklaşmanın yolu, tek bir anlatıya teslim olmaktan değil; farklı delilleri birlikte değerlendirmekten geçer.
Müteferrik'in tarih anlayışı da bu ilkeye dayanır. Bizim için önemli olan, kazananın ya da kaybedenin hikayesini seçmek değil; mümkün olduğunca sağlam kaynaklara ulaşmak, farklı bakış açılarını birlikte değerlendirmek ve olayları kendi bağlamı içinde anlamaya çalışmaktır. Tarih, sloganlarla değil; belgeyle, muhakemeyle ve sabırla okunmalıdır.
Belki de asıl soru "Tarihi kazananlar mı yazar?" değildir. Asıl soru şudur: Biz tarihi tek bir anlatıdan mı öğreniyoruz, yoksa hakikate ulaşmak için farklı sesleri de dinlemeye istekli miyiz? Tarih, ancak bu soruyu sormaya başladığımızda gerçekten öğretici hale gelir.