Geçmişi Bugünün Ölçüleriyle Yargılamak
Tarih üzerine yapılan tartışmaların önemli bir kısmı, aslında geçmişten çok bugünü yansıtır. Bir hükümdar, bir devlet adamı ya da bir medeniyet hakkında konuşurken çoğu zaman yaşadığı dönemi değil, kendi çağımızın beklentilerini esas alırız. Böyle olunca tarih, anlamaya çalıştığımız bir alan olmaktan çıkar; yargıladığımız bir mahkemeye dönüşür.
Oysa her insan, kendi çağının imkanları ve şartları içinde yaşar. Yüzyıllar önce verilmiş bir kararı değerlendirirken, o dönemin siyasi dengelerini, ekonomik imkanlarını, toplumsal yapısını ve bilgi seviyesini göz ardı edersek sağlıklı bir sonuca ulaşamayız. Tarih, bugünün penceresinden bakılarak değil, yaşandığı dönemin şartları dikkate alınarak okunmalıdır.
Bunun en sık görülen örneklerinden biri, geçmişte yaşamış devlet adamlarını ve toplumları bugünün değer yargılarıyla değerlendirmektir. Elbette tarih boyunca yaşanan savaşlar, zulümler ve haksızlıklar eleştirilebilir. Ancak bir olayı sağlıklı değerlendirebilmek için önce o olayın yaşandığı dönemin şartlarını anlamak gerekir. Geçmişi anlamak başka, geçmişi bugünün ölçüleriyle yargılamak başkadır.
Bu durum yalnızca devletler için değil, toplumlar için de geçerlidir. Bugün bize sıradan gelen birçok hak ve özgürlük, geçmişte ya hiç bilinmiyor ya da farklı şekillerde uygulanıyordu. Aynı şekilde bugün doğal kabul ettiğimiz birçok düşünce de yüz yıl sonra farklı değerlendirilebilir. Eğer her dönemi yalnızca kendi çağımızın değerleriyle yargılarsak, gelecekte yaşayan insanlar da bizi aynı yöntemle değerlendirecektir.
Tarih okumanın amacı, geçmişte yaşamış insanları aklamak ya da mahkum etmek değildir. Asıl amaç, onların hangi şartlar altında nasıl kararlar aldığını anlamaya çalışmaktır. Çünkü insanlar çoğu zaman mükemmel seçenekler arasında değil, kötü ile daha az kötü olan arasında tercih yapmak zorunda kalmıştır. Bir kararın doğru olup olmadığını değerlendirebilmek için, önce o kararın hangi şartlarda verildiğini bilmek gerekir.
Bu noktada tarihçinin görevi de yargıç olmak değildir. Tarihçi öncelikle anlamaya çalışır. Belgeleri inceler, farklı kaynakları karşılaştırır ve olayları kendi bağlamı içinde değerlendirir. Elbette değerlendirme yapar; ancak bunu peşin hükümlerle değil, delillerle gerçekleştirir. Sağlıklı bir tarih okuru da aynı yöntemi benimsemelidir.
Bugün Osmanlı'yı, Cumhuriyet'i ya da dünyanın herhangi bir medeniyetini tartışırken yaşanan sorunların önemli bir kısmı da buradan kaynaklanır. Kimileri geçmişi tamamen kusursuz görür, kimileri ise bütünüyle başarısız ilan eder. Oysa hiçbir medeniyet sadece başarıdan, hiçbir dönem de sadece hatalardan ibaret değildir. Tarih, siyah ile beyaz arasında değil; çoğu zaman gri alanlarda ilerler.
Bir medeniyeti değerlendirirken şu sorular daha anlamlıdır: O dönem hangi sorunlarla karşı karşıyaydı? Elindeki imkanlar nelerdi? Kendi çağının ilerisinde hangi adımları attı? Hangi hataları yaptı? Ardında nasıl bir miras bıraktı? Bu sorular, tarih hakkında daha sağlıklı bir bakış açısı kazandırır.
Müteferrik'in tarih anlayışı da bu ilkeye dayanır. Geçmişi kutsamak da geçmişten nefret etmek de hakikate ulaşmayı zorlaştırır. Bizim için önemli olan, olayları kendi zamanı içinde anlamaya çalışmak, farklı görüşleri dikkate almak ve hüküm vermeden önce delilleri değerlendirmektir. Çünkü tarih, öfkeyle değil; sabırla okunduğunda öğreticidir.
Geçmiş değişmeyecek. Ancak geçmişe bakışımız değişebilir. Tarih bize yalnızca kimlerin kazandığını ya da kaybettiğini anlatmaz; insanların hangi şartlarda nasıl kararlar aldığını da gösterir. Belki de iyi bir tarih okurunu diğerlerinden ayıran en önemli özellik, geçmişi bugünün mahkemesine çıkarmadan önce onu kendi zamanında dinleyebilmesidir.